Etiketler

13 Ekim 2011 Perşembe

O Bank


Akşam güneşi gözlerimi açmamam için yüzüme yürürken, rüzgâr öyle kuvvetli esiyordu ki saçlarım kendi hallerinde bir dansa tutulmuşlardı. Başımı kaldırdım, karşı kıyıya baktım. Çok uzaktı. "Hadi, hadi" diye dakikaları maratona yolluyordum. Zaman bir türlü geçmiyor ruhum vücudumdan kaçıp gitmek istiyordu. Nefesim boğazımda gemici düğümüne yakalanıyor çözülmesi imkansız bir hal alıyordu.
Korkuyordum galiba ama neden bilmiyorum. Söyleyeceklerinden mi söylemeyeceklerimden mi? İnsanlar ne kadar da yavaşlardı. Sanki bu vapur hemen kalkmazsa içinde çıldıracak bir insan yokmuş gibi davranıyorlardı. Sonunda motorun sesi duyuldu hareket etmeye başladık. Sanki kaptan benim, dümen benim elimdeymiş gibi davranıyordum bir an evvel karsı kıyıya ulaşmak için. Oturmaya daha fazla dayanamadım kalktım ve hemen inebilmek için vapurun burnuna yaklaştım. Rüzgar bu sefer de eteklerimle uğraşmaya başlamıştı. Bir de ruhumu savursa ne olurdu sanki. Yavaşça kıyıya yaklaşırken ben insanları seçmeye çalışıyordum. Küçük renkli fotoğraflar git gide büyüyüp netleşiyordu. Artık iyice yaklaşmıştık ve ben heyecanımı artık saklayamıyordum. Bir anda iskelenin sol tarafında ki bankta onu gördüm.
 Evet, evet oydu. Beraber aldığımız kırmızı çizgili tshirt ünü giymişti. Yaklaştık iyice, gözümü hiç ondan ayırmadım. Ruhunun nerde olduğunu çözmeye çalıştım. Fakat hiçbir işaret yoktu. Yanaştık iskeleye, biraz bekledim, nefes almaya çalıştım ve adım attım indim aşağıya. Onun olduğu tarafa doğru yürümeye başladım. Bacaklarımı bıraksam benden önce koşacaklardı. Onun olduğu tarafa doğruydu sanki bu kez rüzgâr. Aşk bir insanı bu kadar mı etkiler?  O aşık olduğum adamdı. Bin kez de çağırsa bin kez koşacağım adamdı. Yanına gelmek üzereydim ki bütün yaşamsal faaliyetlerim durmuştu artık. Sadece kalbimin sesi, ben ve o vardık.
Yaklaştım, hoş geldin dedi. Dokundu koluma ve yüzünü omzuma yaklaştırarak sarıldı. Yanakları yanaklarıma değdiğindeki o sıcaklık, o duygu bambaşkaydı. Sıcacık, yumuşacık aynı zamanda beni benden alan bir dokunuştu. O an hiç sansım olmadığını ve bu adama hep asık kalacağımı anladım. Yanına oturdum ‘Nasılsın ?’ dedim. İyiymiş beni sordu. İyi ne demek diye düşünüm bir an, nasıl iyi olunuyor diye beynimi yokladım ama herhalde ‘iyi’ bir şeydir diye düşündüm ve ben de iyiyim dedim. Sonra sustuk. Ama biz değil çenemiz, dişlerimiz, dilimiz ve dudaklarımız hareketsiz kaldı sadece. Gözlerimiz tam karsımızda veda etmeye hazırlanan güneşe bakıyordu. Ama biz değil gözbebeklerimiz ve kirpiklerimiz izliyordu bu harikulade anı. Bizse ellerimiz ellerimizde, gözlerimiz gözlerimizde, dudaklarımız dudaklarımızda sevişiyorduk o sırada. Sahilde, güneşin batarken ve etrafımızda büyüyen fotoğraflara dönüşmüş insanların arasında. Dudağımdan kulağına bir frekans gitmedi. Ellerinden tenime bir temas olmadı. Ama biz o yarım saat orda seviştik. Bilinmezlerimizi anladık, çözülmezlerimizi tekrar bağladık.
Sonra ‘Aç mısın?’ diye sordu bana ‘Değilim’ dedim. ‘Ben açım hadi gidelim’ dedi kalktık. Arkamızı döndük dağların arkasına kaçmış olan güneşe. El ele tutuşup yürümeye devam ettik..