Akşam güneşi
gözlerimi açmamam için yüzüme yürürken, rüzgâr öyle kuvvetli esiyordu ki
saçlarım kendi hallerinde bir dansa tutulmuşlardı. Başımı kaldırdım, karşı
kıyıya baktım. Çok uzaktı. "Hadi, hadi" diye dakikaları maratona yolluyordum.
Zaman bir türlü geçmiyor ruhum vücudumdan kaçıp gitmek istiyordu. Nefesim boğazımda
gemici düğümüne yakalanıyor çözülmesi imkansız bir hal alıyordu.
Korkuyordum
galiba ama neden bilmiyorum. Söyleyeceklerinden mi söylemeyeceklerimden mi?
İnsanlar ne kadar da yavaşlardı. Sanki bu vapur hemen kalkmazsa içinde
çıldıracak bir insan yokmuş gibi davranıyorlardı. Sonunda motorun sesi duyuldu hareket
etmeye başladık. Sanki kaptan benim, dümen benim elimdeymiş gibi davranıyordum
bir an evvel karsı kıyıya ulaşmak için. Oturmaya daha fazla dayanamadım kalktım
ve hemen inebilmek için vapurun burnuna yaklaştım. Rüzgar bu sefer de eteklerimle
uğraşmaya başlamıştı. Bir de ruhumu savursa ne olurdu sanki. Yavaşça kıyıya yaklaşırken
ben insanları seçmeye çalışıyordum. Küçük renkli fotoğraflar git gide büyüyüp
netleşiyordu. Artık iyice yaklaşmıştık ve ben heyecanımı artık saklayamıyordum.
Bir anda iskelenin sol tarafında ki bankta onu gördüm.
Evet, evet oydu. Beraber aldığımız kırmızı çizgili
tshirt ünü giymişti. Yaklaştık iyice, gözümü hiç ondan ayırmadım. Ruhunun nerde
olduğunu çözmeye çalıştım. Fakat hiçbir işaret yoktu. Yanaştık iskeleye, biraz
bekledim, nefes almaya çalıştım ve adım attım indim aşağıya. Onun olduğu tarafa
doğru yürümeye başladım. Bacaklarımı bıraksam benden önce koşacaklardı. Onun olduğu
tarafa doğruydu sanki bu kez rüzgâr. Aşk bir insanı bu kadar mı etkiler? O aşık olduğum adamdı. Bin kez de çağırsa bin
kez koşacağım adamdı. Yanına gelmek üzereydim ki bütün yaşamsal faaliyetlerim
durmuştu artık. Sadece kalbimin sesi, ben ve o vardık.
Yaklaştım,
hoş geldin dedi. Dokundu koluma ve yüzünü omzuma yaklaştırarak sarıldı.
Yanakları yanaklarıma değdiğindeki o sıcaklık, o duygu bambaşkaydı. Sıcacık, yumuşacık
aynı zamanda beni benden alan bir dokunuştu. O an hiç sansım olmadığını ve bu
adama hep asık kalacağımı anladım. Yanına oturdum ‘Nasılsın ?’ dedim. İyiymiş
beni sordu. İyi ne demek diye düşünüm bir an, nasıl iyi olunuyor diye beynimi yokladım
ama herhalde ‘iyi’ bir şeydir diye düşündüm ve ben de iyiyim dedim. Sonra sustuk.
Ama biz değil çenemiz, dişlerimiz, dilimiz ve dudaklarımız hareketsiz kaldı
sadece. Gözlerimiz tam karsımızda veda etmeye hazırlanan güneşe bakıyordu. Ama biz
değil gözbebeklerimiz ve kirpiklerimiz izliyordu bu harikulade anı. Bizse
ellerimiz ellerimizde, gözlerimiz gözlerimizde, dudaklarımız dudaklarımızda sevişiyorduk
o sırada. Sahilde, güneşin batarken ve etrafımızda büyüyen fotoğraflara
dönüşmüş insanların arasında. Dudağımdan kulağına bir frekans gitmedi.
Ellerinden tenime bir temas olmadı. Ama biz o yarım saat orda seviştik.
Bilinmezlerimizi anladık, çözülmezlerimizi tekrar bağladık.
Sonra ‘Aç mısın?’ diye sordu bana ‘Değilim’ dedim. ‘Ben
açım hadi gidelim’ dedi kalktık. Arkamızı döndük dağların arkasına kaçmış olan
güneşe. El ele tutuşup yürümeye devam ettik..